sayokan birliği, sayokan birligi, sayokan, sayokanbirligi, sayokanaltınpark, sayokanturkiye
Haber

SAYOKAN

Milletine alplarrrrrrrr

 

MİLLETİNE 'ALP'LAR YETİŞTİREN
YİĞİT
YABGU NİHAT YİĞİT

ALPAGUT MOKAN
Kültigin Kağan dönemi komutanlarından birini anlatan “Mokan”ın tanıtım çekimleri yapıldı. Bu Holywood’un da dahil edileceği yüksek bütçeli bir film olacak. Finans çalışmaları neticelenirse bugün yarın platoya çıkacaklar. Türk Savaş Sanatı Sayokan, bisiklete binmek gibidir, bir kere öğrendin mi tamam. Diğerleri yabancı lisan gibidir, zor öğrenilir kolay unutulurlar.
       
         

Salihli doğumlu bir Anadolu çocuğudur Nihat. Akşamları üç kardeş babalarının dizi dibine oturur adamcağızın yüzüne bakarlar. Bir kıssa bir destan dinler, uykuya kıpır kıpır atan yüreklerle dalarlar. Rüyalarında hilali burçlara diker, düşmana kâbus olurlar... 

Nihat, biraz dinlediği menkıbelerin, biraz da seyrettiği Çin filmlerinin tesirinde kalır ve el kadar tıfıl iken tekvandoya merak salar. Başarılı bir öğrencidir aslında, liseyi teşekkürle bitirir. Üniversiteyi de kazanır ancak tercihini “savaş sanatlarından” yana yapar.  İşin Türkiye ayağını az çok bilir, iyi de bu eğitim yurt dışında nasıl verilmektedir acaba? Babası “git gözünle gör” der ve mütevazı aylığından ayırabildiği 200 doçemarkı sıkıştırır avucuna. Nihat sırtına çantasını vurur, otostop yapa yapa düşer yollara. Nerde akşam orda sabah, kaygılarla dolu bir macera...
 

Mekan yok, lisan yok, üç yıl bu dile kolay. Belçika, Almanya, İtalya, Yugoslavya, Fransa, Avusturya ve İspanya’da salon salon dolanır, maçlar yapar. En ünlü isimleri takır takır yenince tanınır, yer bulur camiada. Artık bir antrenördür o, cebinde para, itibar istemediğin kadar...
Lâkin memleket hasreti ağır basar, bozar düzenini vatana koşar. Bir müddet İstanbul’da çalışır, çalıştırır. Avrupa gözlüğü ile bakınca aksaklıklar çıkar ortaya.

YEŞİLÇAM’IN BRUCE LEE’Sİ
O günlerde Nihat’ın atletik vücudu, ritmi, sürati ve “çekik gözleri” Yeşilçam yapımcılarının dikkatini çeker. Kahramanımız teklifi düşünmeden kabul eder. Türk filmlerindeki dövüş sahneleri rahatsız edicidir zira. Hele tarihî filmleri hepten şişirirler. Sonra gerekli gereksiz kadın kullanır, işi ucuzlatırlar. Malkoçoğlu ve Battal Gazi adına çekilen filmler birer cinayettir. Bunlar adı sanı belli büyüklerimizdir ki, hesabını zor verirler öbür dünyada...
Nihat Yiğit yapımcılarına istikamet çizecek kadar güçlü değildir daha. “Öyle istendiği için” Bruce Lee taklidi rollere çıkar ama seyirciye “çocuk işi biliyor” dedirtir, rahatlıkla...
Bu serüven de gelir geçer, bütün dikkatini savaş sanatına vermelidir şimdi. Ani bir kararla toplar çıkınını, ver elini Japonya (1990)... Çin, Kore, Tayland, Malezya ve Singapur’da tam 4.5 yıl dolanır. Ünlü okulların, senseilerin, samurayların kapısını çalar.

MADALYONUN ÖTEKİ YÜZÜ
Dilerseniz bundan sonrasını Nihat Yiğit’in ağzından dinleyelim:
Biliyor musunuz büyük ümitlerle gittiğim Uzak Doğu beni sarmadı, aksine gözümü açtı. Perdenin önü kadar arkasını da görüyordum artık, bu sporlar devlet tarafından pazarlanmakta, propaganda malzemesi olarak kullanılmaktaydı. Bakın 24 Mayıs’ta Türk Japon kültür haftası kutlanacak. Japonlar buraya karate, judo, aikido, kendo takımlarını getirecek şov yapacaklar. Koca Japonya, ki “G-7”ler içinde yer alıyor, parası var, pulu var, teknolojisi var. Lakin iş tanıtıma geldi mi savaş sanatını öne çıkarıyor.
Hasılı Uzak Doğulular beni bana sorgulattılar. Ülkem için yapabileceğim çok şey vardı zira. Milliyetçilik kahvelerde oturup laklak etmek değildi, elimi koymalıydım taşın altına.


BU KADAR CENGAVERDİLER DE...
Eğer Çinliler bu kadar muharip idi iseler, Türklerin karşısında niye duramadılar? Neden binlerce kilometrelik setlerin arkasına saklandılar?
Benim ecdadımın da savaş sanatı olmalıydı. Konu üzerinde derinleştikçe kapılar açıldı ve bir umman çıktı karşıma.
Çok çalıştım, çok danıştım, tarihçilerden, coğrafyacılardan, sosyologlardan, pedagoglardan, spor hocalarından destek aldım. Ve birikimlerimi iki başlık altında topladım “Savaşçının yolu ve kanı” manasına gelen “Sayokan” ve Türk kılıç tekniklerini ihtiva eden “Yesuken!”
Şimdi haklı olarak soracaksınız: Sayokan’ın Karate Tekvando’dan ne farkı var?

* Evet, doğrusu bizim de aklımıza bu geldi ilk anda?
Diğer savaş sanatları estetiktir, göz okşar, lakin pratikte kullanılamaz. Alt beyine kolay kayıt edilen sistemler değildir. Halbuki Sayokan bisiklete binmek gibidir, bir kere öğrenildi mi tamam.
Zira Sayokan kolay kavranır, refleks halini alır, yeri geldi mi devreye girer anında... Hem yarışmaları keyif verir, hem de polisin askerin işine yarar.


KATA DEDİĞİN BİR NEVİ DANS
Evet, yabancıların kataları, pumseleri, toaları kıvraktır, çünkü bunlar bir nevi danstırlar. Bizde ise tola var... Tola yani “dolu”, boş değil, işe yarar. Sakın diğer sistemleri karaladığım sanılmasın, öyle ya da böyle çocuklarımızı kahve köşelerinden kurtardılar.
Bizim aybarlarımız her kapıda ayrı bir müfredat işler. Alpler bu spora Manay kapıdan adım atar, Toy kapıyı, Kunt Kapıyı, Mamak Kapıyı, Kazan Kapıyı, Baydar Kapıyı geçip Nogay Kapıya varırlar. Bütün bunların Kıpçak, Oğuz, Urkun Türkçe’sinde mânâları var. Ustalarımız “dan” yerine “san” alırlar.

* Nasıl yağlı güreşte büyükorta ve başaltı geçilmeden başa soyunulmuyorsa?
Aynen öyle. Sen git önce destenin iyisi ol, sonra küçük ortaya... Sayokan cenkleri hilalvari (ayça) hareketlerle yapılır. Teknikler saf berrak Türkçe ile adlandırılır. Ok yumruk, orak yumruk, kanca yumruk, kılıç el, burgu, omca, alt tırpan, sarmala... Kurt kapanı ve sancak teknikleri sonra...

* İyi de elbiseleriniz Japonlarınkine benzemiyor mu biraz?
Biz urbalarımızda da ecdadın izini sürüyoruz. Elime 2 asırlık bir Uygur çapanı geçti, onu baz aldık. Bu kemer tarzı da Japonya’dan değil Kaşgar ellerinden geliyor. Ha Japon’un kıyafeti bizim abalarımıza benziyormuş. Olabilir o onların problemi. Biz kaynağımızı biliyoruz, içimiz rahat. Kemeri iki kere doluyoruz. Birincisi Allah-ü teâlâya sadakat, ikincisi millete, vatana, bayrağa... Kuşak merasimlerinde Ahilik geleneğini esas alıyoruz, nasıl çırak çalışıp kalfa oluyorsa...

* Biraz da kılıçlı sporlardan söz açsak?
Mâlum geçmişte en ufak kavimlere bile peygamber geldi. MÖ 6. YY’da kazınan Altı Yarıg Tigin kitabelerinde “Yaratan vardır, birdir” diyor, “yarlık ve uluk sahibidir” (Hüküm verir, pay ve kısmet dağıtır) Bakıyorsunuz açıkça “tevhid inancı!” Hiç şüphe yok ki Dedem Korkut mümin idi, Oğuz Kağan mümin! Nitekim benim ecdadım kendiliğinden geliyor, İslam’ın sancaktarı oluyorlar.
Diğer Türkler saman alevi, ne Mançurya’daki Budist Buryaklar alemde iz bırakmış, ne de Çinlileşmiş Karakıtaylar...
Osmanlı ve Selçuklu kılıç sanatı hakkında hayli kaynak var. Ancak Orta Asya dönemi karanlıkta kalmış... Ben bilinmeyeni gün yüzüne çıkarmaya uğraşıyor ve bu kılıcı tutan ellerin “muvahhid” olduğuna inanıyorum.


YESUKEN “YASADAN” YANA
Yesuken “yasadan yana” demek. Kılıçta çal tekniklerimiz var, isimleri kulağımıza aşina... İlk geleni Boşkurlar eğitir, yani “boş olanı kur”. Bunlar Urkun Türkçesi... İkinci sınıf Uydaşı’lara verilir, yani uyulan kişi. Derken Atabaylar... Atabeyleri tarihten bilirsiniz donanımlı insanlar, şehzadelerin eğitimini onlardan sorarlar.

* İşin akademik yanını güçlü tutuyorsunuz. Peki tez, doktora çalışmaları yapılıyor mu bu konuda.
Ne yazık ki hayır. Böyle bir şey olabilmesi için önce devletimizin bizi tanıması gerek. Japon’un Çinli’nin getirdiği makbul, çünkü onlar üstün (!) insanlar. Biz Türk’üz ya, bir şey beceremeyiz asla (!)
Bakın Sayokan’nın ABD’de, İngiltere’de federasyonu var, 14 ülkede faal ve bütün bunlar bir çatı altında (Dünya Federasyonu) toplanıyor. 120 ülkede tanıtım yaptık, nasıl alâka gördük anlatamam. Azerbaycan’da devlet töreni ile karşılanıyoruz, gelgelelim yurdumuzda federasyon kuramadık hâlâ... Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğüne 2000 yılında müracaatta bulunduk, Merkez Danışma Kurulu Üyeleri de iyi insanlar ama...

* Anadolu’da yaygın mı peki?
Türkiye’nin 21 vilayetinde 33 okulumuz var, yüzlerce antrenör çalışıyor. Bir seminer yaptık mı binlerce genç toplanıyor. Ve biz bunlara sabrı, saygıyı, vefayı öğretiyoruz. Alplerimiz devletini sever, anne, baba ve hocalarına mutidirler. Bilmem bizden başka ne isterler?
Düşünebiliyor musun Amerika’daki öğrencilerimiz (ki bunlar Hıristiyan) bayrağımız altından geçiyor, sporun terimleri ile birlikte lisanımıza ısınıyorlar. İngiltere de bu var, Romanya’da, İspanya’da, Suriye’de bu var, Güney Afrika’da, Belçika’da bu var, İran’da, Bostwana’da bu var...
Bir Uzak Doğu sporu yapan ne kadar Japonca Çince öğrenirse Sayokan yapan da o kadar Türkçe öğrenir. Seminerlere katılanlar daha fazlasını da istiyor kurslara gidiyorlar.


TAYGUN MUSTAFA CİALİNİ
Derinleştikçe merakları artıyor, okuyor araştırıyorlar. Bizim ABD temsilcimiz İtalyan asıllı. “Ben Etrüsk kökenliyim, Türk sayılırım” demeye başladı, imzasını “Taygun Mustafa Cialini” diye atıyor. Talebeleri arasında Kızılderililer var, aslen Türk olduklarını öğrenmiş, gurur duymuşlar.
Eğer, Çin, Japonya ve Kore’de olduğu gibi devletimiz bizi desteklese her ülkede Türkiye hayranları olur. İşte sana lobi...
Büyüklerimiz bundan hoşlanmıyorlarsa söyleyeceğim bir şey yok ama hoşlanıyorlarsa el uzatsınlar. Sayın Başbakanımız “Bizim taş üstüne taş koyana ihtiyacımız var” demişti, işte taş üstüne taş... İnan serzeniş değil! Biliyorum kızmaya öfkelenmeye hakkım yok. Ama üzülüyorum ülkem adına...

* Peki Sayokan son halini buldu mu? Başka yabgular da olacak mı ?
Mucid olan Allahü teâlâdır, insan bir şey yaratamaz. Hepimiz faniyiz, ölüp gideceğiz sonunda. Ben sadece emanetçiyim. “Ben” demek bile küstah işi, aptal cesareti. Allah riyadan kibirden korusun hepimizi. Sonraki nesiller elbette Sayokan’ın üzerine çok şey koyacaklar, zira el üstünde el var. Yabgu bir unvan. Rabbim Celle celallühu bizden daha üstün insanlar yaratmaya kaadir. Şüphesiz bize lütfetmediği ama başkasına lütfedeceği şeyler de var.


    
     ANA DUASIYLA...                                    Yabgu’nun çocuklara büyük sevgisi var   

İnsan Yabgu da olsa ana kuzusu... Ayşe Hanım teyze “oğlum Nihat iyi bir talebeydi” diyor, “Biz okusun istedik ama bu yolu seçti. Küçükken bir yerlerden halterler bulur gelir, ben atarım, o getirir geri. Sonra baktık hevesli, mani olmadık. Zaten kötü bir şey yapmıyordu ki... Babaları abdestli namazlı bir insandı rahmetli. O da Nihat’ı çok severdi. Sanıldığı gibi kavgacı bir çocuk değildi, mahalleden şikayet geldiğini hatırlamam. İşi gücü silah. Tahta kılıçlar, ağaç dalından oklar... Yorgandan dağlar, dereler kurar. Üç kardeş kâh şehit olurlar, kâh zafer kazanırlar.”
İZ BIRAKANLAR
Türkiye Gazetesi  Mahmut Arslan - İrfan Özfatura
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=